Bursa’da başlayan bir hayal, İstanbul’un sahnelerine ve milyonların izlediği ekranlara uzandı. Kimi zaman sert, kimi zaman kırılgan ama her zaman çok yönlü karakterlerle hafızalara kazınan Sibel Taşçıoğlu ile oyunculuğu, sanatın sorumluluğunu ve hayatın hangi perdesinde durduğunu konuştuk.

Ayşe Aktaş: Öncelikle merhaba demek istiyorum. Bu röportajı sizi merak eden izleyicilerinize aktarıyor olmak çok keyifli. İlk kez Bursa Devlet Tiyatrosu'nda 'Tılsım' isimli çocuk oyunuyla sahneye çıktınız. Bursa’dan İstanbul’a uzanan oyunculuk serüveniniz nasıl başladı? Oyuncu olmaya karar verdiğiniz o anı hatırlıyor musunuz?
Sibel Taşçıoğlu: Evet. Tayfun Orhon yönetmişti. Çok güzel anılarım var o dönemlere ait. Belirgin bir karar verme anı yok tabii. Çocukluktan beri gelen bir istek. Tek çocuk olmam avantaj sağladı sanırım bu konuda. Kendi kendime hikâyeler kurar oynardım çünkü. İnsanları çok incelerdim. Empati kapasitem o zaman da yüksekti. Sonra hayranlıkla seyrettiklerimi taklit etmeye başladım. Kendime hep sahnede hayal ettim.
Anne babalar çocuklarının tiyatro oyuncusu olmasından genellikle kaygı duyar, maddi kaygı duyarlar. Gelecek kaygısı. Bir gün çok hoş bir tesadüf oldu. Babamla Heykel ’de dolaşıyoruz. Babamın bir arkadaşıyla karşılaştık. Ayaküstü sohbet esnasında konu bana geldi “bizim kız oyuncu olmak istiyor.” dedi babam. Beyefendinin oğlu Bursa devlet tiyatrosu müdürüymüş o zaman. Bora Özkul’a. Ben hemen kulak kesildim tabi sonra Bursa devlet tiyatrosuna gittim. Kurslara kaydoldum. O sezon bir de çocuk oyunu. Çalışmalar hazırlıklar derken İstanbul Üniversitesi konservatuvar sınavlarını kazandım. Şimdi buradayım.
Ayşe Aktaş: Sonrasında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümü. Orada aldığınız eğitimin sahne disiplininize katkısı ne oldu?
Sibel Taşçıoğlu: Disiplin zamanında provada olmak değildir sadece. Konservatuvar eğitimi size bedeninizi ve sesinizi kullanmayı öğretir. Sahnede bilinçli hareket edersiniz. Metni analiz etmeyi, partnerinizle sahne üzerinde doğru alışverişi öğretir. Sahnedeki enerjiyi paylaşmayı öğretir. Sadece teknik beceri kazandırmaz. Sahneye saygı, ekip ruhu, profesyonel çalışma ahlakı kazandırır.

Ayşe Aktaş: Ve sahne yolculuğu Tiyatro Fora ve Kenter Tiyatrosunda Anna Karenina oyunu… O sahnede olmak size ne hissettirdi?
Sibel Taşçıoğlu: Evet, Tiyatro Fora ’da birçok oyunda başrol oynadım. Ama tabii Kenter Tiyatrosu bambaşka. Türk tiyatro geleneğinin en güçlü damarlarından biri. Ustaların ayak bastığı bir sahnedesiniz ki biri can hocanız Yıldız Kenter. Düşünsenize o mirasın devamısınız. Kenter Tiyatrosu tarihinde ufak da olsa bir izim var. Ne mutlu bana.
Ayşe Aktaş: Tiyatro kökenli bir oyuncu olarak kamera önüne geçtiğinizde en büyük fark neydi? Sahne mi, ekran mı?
Sibel Taşçıoğlu: İkisi hep paralel ilerlediği için farklılıkların zorluklarını çok hissetmedim. Oyunculuk, oyunculuktur. Ama teknik farklılıklar vardır. Onlara da pratiğiniz arttıkça alışıyorsunuz. Sahnede duyguyu büyüterek, çünkü en arka sıraya kadar geçmesi gerek o duygunun, kameradaysa ne kadar az o kadar etkili.
Seyirci etkisi çok büyük tabi. Nefesini hissedersin seyircinin sahnede. Kamera boşluğa oynama hissi yaratır. Bence en zoru, tiyatroda hikâye baştan sona akar. Kamerada hikayedeki sahneleri parça parça çekersiniz. Duygu devamlılığını oyuncu kendi içinde kurmak zorundadır. Ben sahnede olmayı da sette olmayı da seviyorum.

Ayşe Aktaş: Türkiye’de izleyicisinin severek takip ettiği pek çok dizide ve filmde rol aldınız. Bunlardan bazıları Çiçek Taksi, Akşam Güneşi, Evdeki Yabancı, Berivan, Ekmek Teknesi, Mühürlü Güller, Yadigâr, Gönül Salıncağı, Aile Saadeti, Yasemince, Bulutların Ötesi, Medcezir, Kehribar, Muhteşem Yüzyıl Kösem, Bir Zamanlar Çukurova, Kızılcık Şerbeti ve son olarak Çarpıntı… Bir rolü kabul ederken ilk baktığınız şey nedir?
Sibel Taşçıoğlu: Karakterin derinliği… İyi yazılmış bir karakter oyuncuya oynayacak alan verir. Karakterin bir çatışması, dönüşümü, iç dünyası yoksa gerçek bir ifade yaratamazsınız. Rolün büyüklüğünden öte oyuncuya açtığı alan önemlidir.

Ayşe Aktaş: Bir karakteri canlandırırken kendi hayatınızdan hangi duyguları ödünç alıyorsunuz? Bir rolün duygusal yükünü set dışında taşımamak için özel bir yönteminiz var mı?
Sibel Taşçıoğlu: Kendi hayatında en çok yaşamış olduğun duyguları ödünç alırsın. Kendi deneyimlerinin içinden geçersin duyguyu yaratırken. Kendi duygularını doğrudan sergilemezsin tabii, onları dönüştürürsün yani kendi duygusal malzemeni kullanıp, karakterin gerçekliğine dönüştürürsün. Bu duygular kişiden kişiye değişir. Yıllar geçtikçe hafızanda daha çok duygu biriktirir ve daha derin oynarsın.
Özellikle yoğun dram ya da uzun süre oynanan karakterlerde o duygusal ton oyuncunun iliklerine işleyebilir. Sen aklında rol bitti desen de beden bazen taşır o ruhu. Kostümü makyajı çıkarmak kendi gerçekliğine geçişi kolaylaştıran ilk eylem bence. Bazen bazı roller iz bırakır evet, kötü bir şey de değil bu. Mesleğimizin zenginliği. Ama her rolün yükünü taşımakta sağlıklı değil bir taraftan.
Ayşe Aktaş: Bir Zamanlar Çukurova’daki Şermin karakterine hayat vermek size ne kattı?
Sibel Taşçıoğlu: Popüler bir işte yer almak büyük kazanım. Şermin, tek boyutlu “kötü karakter” değildi. İçinde hırs, kırılganlık, kıskançlık, hayatta kalma içgüdüsü barındıran karmaşık bir kadındı. Seyirci karakteri bazen sever bazen kızar ama unutmaz. Dizi uzun soluklu olduğu için yıllar içinde bir dönüşüm gösterdi. Böyle büyük bir projede yer almak ayrıca geniş bir kitle tarafından tanınmanı sağladı. Sektör içinde de bu oyuncu güçlü karakterleri taşıyabilir algısı yarattı.

Ayşe Aktaş: Kızılcık Şerbetinde Pembe gibi güçlü bir karakteri anlamak için nasıl bir iç çalışma yaptınız?
Sibel Taşçıoğlu: Karakterin sosyal, psikolojik, kültürel dünyasına bakmak gerekir. Pembe’nin davranışları dışardan sert, müdahaleci, yargılayıcı görünebilir. Onu anlamak için haklı olduğu yerden okumak gerekir. Aile kavramı ne demek Pembe için...? Bu kontrol ihtiyacı nereden geliyor? Onun ısrarla inat ederek doğru dediği şeyin kaynağı ne? Bunların cevaplarını doğru vermeye çalıştım. Pembe aynı zamanda bir kültürü ve kuşağı da temsil ediyordu. O kültüre ve o kuşan kadınlarına bakmak gerek. Gelenekler, dini pratikler. Zaten biz toplumumuzda bu değer sistemine çok aşina olduğumuz için pembeye hayat katarken yani, bu benim işimi çok kolaylaştırdı. Hep gözlemlediğim karakterlerle harmanladım... Pembeye has bakış, yürüyüş, oturuş, tavır, duruş buldum. Pembe kendini kötü biri olarak görmez. Öyle de değildir aslında. Ailesini koruyan biri olarak görür kendini...Pembe’nin bakış açısından bakmaya çalıştım. Onun bakış acısını içselleştirmeye çalıştım.
Ayşe Aktaş: Pembe karakterine gelen tepkiler sizi etkiledi mi?
Sibel Taşçıoğlu: Bence kadın seyirci, seyrederken pembeye kızsa bile, bir şekilde onunla empati kurabildi. Kimi zaman kendini gördü Pembe ‘de. Ben her zaman seyirciden olumlu tepki aldım Pembe ile ilgili.
Bence Pembe televizyon dizi tarihinde fenomen olmuş bir karakterdir. Bu karaktere hayat veren bir oyuncu olarak seyirciden aldığım tepkiler de benim bu fikrimi doğruluyor açıkçası.
Hele ki Pembe’nin gidişinden sonra seyircinin gösterdiği tepki benim bir oyuncu olarak bu karakteri ne kadar çok sevdirdiğimi bana gösterdi.
Ayşe Aktaş: Türkiye’de televizyon dizilerinin toplumsal algıyı şekillendirme gücü çok yüksek. Sizce bir oyuncu bu gücü nasıl bir sorumlulukla kullanmalı?
Sibel Taşçıoğlu: Televizyon dizilerinde çoğu zaman aile ilişkileri toplumsal değerler hakkında hikayeler görürüz. Oyuncu oynadığı karakterin insani tarafını göstermeli. Seyirci o zaman karakteri anlamaya çalışır. Bazı hikayelerde sert davranışlar da olabilir. Bunları çekici göstermemek lazım. Siz iyi oynarsanız seyirci o karakterle ilgili düşünmeye başlar, empati kurar. Elbette ki her role oyuncunun dünya görüşüne uygun olmak zorunda değil. Ama hikâyenin ne söylediğinin farkında olmalıyız. O yüzden oyuncu karakterin sunuş şekline katkı sağlamalı. Asıl mesele karakteri derin ve insani bir şekilde sunmaktır.

Ayşe Aktaş: Sizce sanat, kadınlara biçilen kalıpları kırabilir mi?
Sibel Taşçıoğlu: Toplum kadınları çoğu zaman belirli rollere sıkıştırıyor. Sahne üzerindeki veya ekrandaki rollere de yansıyor bu. Sanat bu kalıpları kırmanın en etkili yolu. Seyirciye başka ihtimaller gösterir. Sanat bakış açımız değiştirir. Sahne üzerinde ve arkasında kadınların varlığı çok önemli. Anlatılan hikayeler değişir böylece. Büyük bir dönüşüm yaratır bu.
Ayşe Aktaş: Çocuk istismarı ve hayvan hakları konusundaki duyarlılığınızı ve verdiğiniz destekleri takip ediyorum. Maalesef bu konularda çok fazla çalışma yapılsa da seslerini duyurma konusunda çoğu zaman yetersiz kalınabiliyor. Sizce sanat bu sessizliği bozabilir mi?
Sibel Taşçıoğlu: Evet bozar. Hatta en güçlü ses sanattan gelir çoğu zaman. Özellikle çocuk istismarı hayvana şiddet, toplumda rahatsız edici ve çoğu zamanda bastırılan konular. Toplumsal farkındalık empati ile başlar. Görünmeyeni görünür kılar sanat. Siz anlattığınız bir hikayeyle, çektiğiniz filmle bir tartışma başlatabilirsiniz. Sessizliği kırarsınız.

Ayşe Aktaş: Çocukların ve gençlerin sanatla buluşması konusunda ne yapmak istersiniz? Bugünkü deneyiminizle genç oyunculara ne tavsiye edersiniz?
Sibel Taşçıoğlu: Bence sanatta öğrenmenin en güçlü yollarından biri hala usta çırak ilişkisi. Gençlerin sanatçılarla bir arada olabileceği ortamlar yaratılabilir. Ailenin rolü de çok önemli. Evde sanat konuşuluyorsa bu çocuğun gelişiminde ne kadar önemli olur düşünsenize.
İyi bir sanatçı olmak istiyorsanız bence önce iyi bir izleyici olmalısınız. Çok izleyin çok okuyun, hayatı iyi gözlemleyin ve hata yapmaktan sakın korkmayın.
Ayşe Aktaş: Kamera arkasındaki Sibel Taşçıoğlu nasıldır? Şöhret sizin için ne ifade ediyor?
Sibel Taşçıoğlu: Her zaman sahneyi düşünmüş, metne çalışmış ve o sahneye hazır olarak gelirim sete. Kamera arkasında dikkatli, gözlemci ve mesleğini ciddiye alan bir yaklaşımım vardır. Tabi şöyle bir durum da var, 7/24 çalışma arkadaşlarınızla bir arada olduğunuz için duygusal bir bağ geliştirirsiniz ve bu kamera arkasına da yansır. Çok şanslıyım ki benim çalıştığım setler çoğunlukla keyifli, eğlenceli ama her zaman işimizi doğru, dürüst yaptığımız setler olmuştur. Şöhret, asla tek başına bir hedef değil. Size büyük bir görünürlük sağlıyor tabi. Daha geniş kitlelere ulaşmanızı sağlıyor. Sanatın etkisini büyütüyor bu da. Tanınırlığınızı arttırdığı için, size mesleki fırsatlar da yaratıyor. Sanırım en zor yanlarından biri, insanların size olan merakı arttığı için özel alanınız küçülüyor tabi. Ama şunu gerçekten hissediyorum galiba benim seyircimle aramda hoş bir bağ var ve bu beni çok mutlu ediyor.

Ayşe Aktaş: Kariyerinizde “keşke” dediğiniz bir an oldu mu?
Sibel Taşçıoğlu: Özellikle tiyatroda olabilir bu keşkeler. Mesela bir sahnede farklı bir şey deneme ihtimalin vardır ama onu yapmamışsındır ve artık onun için artık çok geçtir. O an geçmiştir çünkü. Bir de insan yaş aldıkça karakterleri farklı görmeye başlar. Bazen geriye dönüp baktığımda eski oynadığım karakterleri şimdiki aklımla ve duygumla, olgunluğumla, tecrübemle düşündüğümde evet o zaman keşkelerim olabiliyor keşke şöyle oynasaydım diyebiliyorum.
Ayşe Aktaş: Hayalinizde oynamayı istediğiniz bir karakter var mı?
Sibel Taşçıoğlu: Oynayacağım bir sonraki rolün bir öncekinden farklı olmasını isterim. İnsan ruhunun derinliklerine inen bir hikâyede güçlü bir dönüşüm yaşayan katmanlı karakterler oynamak isterim.
Ayşe Aktaş: Hayatınızı bir tiyatro oyunu gibi düşünürsek, şu an hangi perdedesiniz?
Sibel Taşçıoğlu: Oyunun ortalarında güçlü bir perdesinde galiba. Sürprizlerin olduğu perde.
Ayşe Aktaş: “Oyunculuk benim için…” cümlesini nasıl tamamlarsınız?
Sibel Taşçıoğlu: Her rolde başka bir hayatı deneyimlemek, seyirci ile ortak bir duyguda buluşmak.

Ayşe Aktaş: Bir dönem Mudanya da yaşadığınızı biliyorum. Mudanya ile ilgili anılarınızdan da bahsedelim mi?
Sibel Taşçıoğlu: Çocukluğumda ailemle birlikte yazlarımızı geçirdiğimiz evimizde yaşadık. Mudanya benim için anne baba sıcaklığı, huzur demek. Hele ki artık onlar da olmayınca yaşanılan hatıralar insanın içine hem bir sıcaklık veriyor hem de hüzünlendiriyor.
Sizi ekranlarda izlemek çok keyifli. Yeni bir projeye başlayacağınızı biliyorum, bize tanıştıracağınız karakterin kim olacağını merakla bekliyorum. Değerli sohbetiniz için çok teşekkür ederim.